Pazar, Eylül 27, 2026
Ana SayfaAktüel TartışmalarBasında "emek” kırılması ve gazetecilerin mücadele mirası: 10 Ocak, bugün de kutlu...

Basında “emek” kırılması ve gazetecilerin mücadele mirası: 10 Ocak, bugün de kutlu olsun

Türk basın tarihi yalnızca sahiplik yapısındaki değişimlerin, teknik gelişmelerin, tirajların, transferlerin, iktidar müdahalelerinin tarihi değildir. Bu tarih asıl olarak, basın/medya sermayesi ile fikir işçilerinin emeği arasında süregelen çatışmanın, kimi anlarda açık bir sınıf mücadelesine dönüştüğü momentlerle şekillenir. İşte, 10 Ocak 1961’de yürürlüğe giren 212 sayılı Basın İş Kanunu’na patronların verdiği tepkiye karşı, artık “hak sahibi işçiler” olarak hukuki olarak da tanımlanan gazetecilerin “halkı habersiz bırakmamak için” giriştikleri, “simit ve hürriyet” direnişi, bu momentlerin en önemlilerindendir.

Emek, hukuksal zeminde tanınıyor

27 Mayıs 1960 sonrası oluşan görece özgürlükçü siyasal ortam, Demokrat Parti döneminde baskı altında tutulan basın emekçilerinin hak taleplerini daha yüksek sesle dile getirebildiği bir zemin yarattı. Bu ortamda kabul edilen 212 sayılı Basın İş Kanunu, 1952 tarihli 5953 sayılı yasayı gazeteciler lehine köklü biçimde değiştirdi. Bu yasa, gazetecilik mesleğini sadece bir hizmet akdi olmaktan çıkarıp, onu fikri bir üretim ve toplumsal bir sorumluluk olan “fikir işçiliği”olarak tescil etti.

Kanun, maaşların peşin ödenmesini, kıdemin mesleğe ilk giriş tarihinden itibaren sayılmasını, gazetecinin istifa etmesi hâlinde dahi kıdem tazminatı alabilmesini ve işten çıkarmaların patron açısından ciddi mali sonuçlar doğurmasını öngörüyordu. Ayrıca ölüm tazminatı, yıllık ikramiye ve fazla mesai ücretleri gibi düzenlemelerle gazeteciliği güvencesiz bir “geçici iş” olmaktan çıkarıp mesleki bir yaşam alanı olarak tanımlıyordu.

Bu düzenlemelerin arkasındaki temel düşünce açıktı: Ekonomik güvencesi olmayan bir gazetecinin ne editoryal bağımsızlığından ne de kamu yararını önceleyen bir habercilikten söz edilebilirdi. Kanun, gazetecinin kalemini patronun keyfiyetinden korumayı amaçlıyordu.

Patronların “Sınıfsal İttifak” ile Verdiği Tepki: Dokuz Gazeteden Lokavt

Kanunun yürürlüğe girdiği 10 Ocak 1961 günü, Türkiye’nin en büyük dokuz gazetesinin sahibi —Akşam, Cumhuriyet, Dünya, Hürriyet, Milliyet, Tercüman, Vatan, Yeni İstanbul ve Yeni Sabah— üç gün boyunca gazete çıkarmama kararı aldı. Bu karar, fiilen bir lokavttı.

212’ye karşı gazetelerini çıkarmayacak olan patronların ortak açıklaması.

Patronlar yayımladıkları bildiride, yasayı “basın hürriyetini tehdit eden” bir düzenleme olarak sundu. Özellikle Basın İlan Kurumu’nun kurulmasını devletin basın üzerinde vesayet kurma girişimi olarak nitelediler. Ancak bu söylemin arkasında, gazetecilerin sosyal ve ekonomik haklarının genişlemesinin yaratacağı mali yük ve güç kaybı yatıyordu. 10 Ocak sabahı yayınladıkları ortak bildiride bu yasaları “basın hürriyetini tehlikeye atan birer engel” olarak maskeleseler de asıl sorun, gazetecilere ödenecek kıdem tazminatları ve gecikme faizleri gibi mali yüklerdi. Patronlar, üretimi durdurarak hem hükümeti hem de emekçileri açlıkla ve habersizlikle terbiye etmeyi amaçladı.

Maaş gecikmelerine getirilen yüksek faiz, kıdem tazminatının kapsamının genişletilmesi, ikramiye ve fazla mesai zorunlulukları patronlar açısından kabul edilemezdi. Daha da önemlisi, gazetecilerin “fikir işçisi” olarak, patronlardan ayrı bir sınıf konuma yerleştirilmesi, patronların yıllardır sürdürdüğü “biz bir aileyiz” söylemini boşa düşürüyordu.

Gazeteciler Boyun Eğmedi, Örgütlendi: “Simidimiz ve Hürriyetimiz İçin!”

Patronların bu saldırısına karşı basın emekçileri, İstanbul Gazeteciler Sendikası (İGS) öncülüğünde tarihi bir direniş başlattı. Dokuz gazetenin sorumlu yazı işleri müdürleri, patronlarının boykot bildirisini yayınlamayı reddederek direnişe katılmış oldu. 10 Ocak günü Cağaloğlu’nda toplanan binlerce fikir işçisi, Valilik binasına kadar yürüdü. Ellerinde yükselen “Simidimiz ve hürriyetimiz için”, “Gazete çıkarmak çorap fabrikası işletmeye benzemez” ve “Patron sen hiç cop yedin mi?” yazılı pankartlar, mesleğin sadece patronların tekelinde olmadığını kanıtladı.

Gazeteciler, “Halkımızı habersiz bırakmayacağız” diyerek yalnızca kendi haklarını değil, toplumun haber alma hakkını da savunduklarını ilan etti. Sokaklarda yapılan açıklamalar, atılan manşetler ve kurulan dayanışma ağları, gazetecilerin artık yalnız gazeteciler değil, kolektif bir sınıf öznesi olarak hareket ettiğini gösterdi.

Basın’da, 10 Ocak 1961’de yapılan eylemden fotoğraflar da yer aldı.

Bu tavır, basın emekçileri açısından bir bilinç sıçramasıydı: Gazetecilik, patronun matbaasına indirgenemezdi, gazetecilik, onu üreten emeğin kolektif bilgisinde ve iradesinde yaşıyordu.

Net bir irade ve özet: “Daima halkın hizmetindeyiz”

Patronların matbaaları susturma kararına karşılık gazeteciler, imece usulüyle ve sendikal iradeyle kendi gazetelerini çıkarma kararı aldı ve “Basın” gazetesi doğdu. Abdi İpekçi’nin genel yayın müdürlüğünde hazırlanan gazete için patronların kontrolündeki matbaalar kapılarını kapatsa da emekçiler kâğıt depolarını açtırarak ve teknik imkânsızlıkları kolektif çabayla aşarak gazeteyi çıkardı.

Basın gazetesinin ilk sayısı. 11 Ocak 1961

Ortada ne hazır bir bina, ne düzenli bir teknik ekip, ne de güvence altına alınmış bir matbaa vardı. Patronların baskısıyla birçok matbaa gazeteyi basmayı reddetti. Kâğıt temini bile başlı başına bir sorun oldu. Bu engeller, dönemin İstanbul Valisi Refik Tulga’nın devreye girmesiyle aşıldı ve kâğıtlar askeri kamyonlarla taşındı.

Dizgi ve mizanpaj işlerini, bu alanlarda deneyimi olan gazeteciler bizzat yaptı. İlk sayı ancak gece yarısından sonra basılabildi. Dağıtım ağı patronların kontrolünde olduğu için, gazetenin halka ulaşmasında yine askerler yardımcı oldu.

11 Ocak sabahı “Daima Halkın Hizmetindeyiz” manşetiyle çıkan “Basın” gazetesi, 100 binlik bir tiraja ulaşarak sermayenin boykotunu boşa düşürdü. Bu yayın, üretim araçlarının (matbaa, kâğıt) mülkiyeti sermayenin elinde olsa dahi, emeğin ve fikir üretiminin toplumsal ihtiyacı karşılama iradesine ve gücüne sahip olduğunun en büyük kanıtıydı. Bu, yalnızca teknik bir başarı değil, emeğin örgütlü gücünün açık bir göstergesiydi.

“Basın” bir mücadele mirası ve umut kaynağıdır

Bu zaferin ardından 10 Ocak, 1962’den itibaren “Çalışan Gazeteciler Bayramı” olarak kutlanmaya başlandı. Ancak 1971 ve 1980 askeri müdahaleleriyle birlikte emeğin bu kazanımları birer birer gasp edilecekti. Bayramın adının “gün” olarak değiştirilmesi, basın emekçilerinin sermaye ve devlet karşısındaki güç kaybının üzücü bir göstergesidir.

Bugün gelinen noktada, medya mülkiyetinin holdingleşmesi ve sendikasızlaştırmanın bir kural haline gelmesi, 1961 direnişinin mirasını daha da önemli kılmaktadır. 10 Ocak direnişi, bizlere gazeteciliğin bir “ticari faaliyet” değil, toplumun haber alma hakkına hizmet eden, onurlu bir fikir işçiliği mücadelesi olduğunu her yıl yeniden hatırlatmaktadır.

Basın gazetesinin ilk sayısının arka (6.) sayfası. 11 Ocak 1961

“Basın” gazetesi, Türk basın tarihinde emeğin sermaye karşısında kazandığı en somut ve en umut tazeleyen araçlarından biridir. Gazete, üretim araçları patronların elinde olsa bile, üretimin kendisinin emeğin bilgisi ve iradesiyle mümkün olduğunu göstermiştir.

Yanlış anlaşılıyor

10 Ocak’la ilgili yaygın bir yanlış anlama da bulunuyor. “Çalışan Gazeteciler Günü” isimlendirmesi nedeniyle bu günün bir işte fiili olarak çalışan gazetecilerle ilgili olduğunu sananların sayısı oldukça fazla. Çalıştırılmayan veya serbest çalışan gazetecileri kapsamadığı için 10 Ocak’ın eksik olduğu düşüncesi hakim. Oysa ki buradaki ikilik/çatışma, çalışan ve çalışmayan gazeteciler arasında değil. 10 Ocak’ta karşı karşıya gelenler, gazetecilerin kazanılmış haklarına karşı çıkarak “çalışmayan” patronlar ile haklarını ve mesleklerini savunarak “çalışan” gazeteciler arasındadır. Gazetelerini üç gün boyunca çıkarmama kararı vererek çalışmayan ve çalıştırmayan patronlara karşı büyük riskleri ve her türlü zorluğu göze alarak çalışan gazetecilerdir söz konusu olan.

Bugüne mirası

212 sayılı Kanun ve 10 Ocak direnişi, basın alanında sınıf mücadelesinin en berrak biçimde görünür olduğu bir eşik oldu. Patronlar gazeteyi bir “çorap fabrikası” gibi yönetmek isterken, gazeteciler mesleklerini toplumsal bir sorumluluk alanıolarak savundu.

Bu nedenle 10 Ocak, yalnızca bir anma günü değil, geçmişten bugüne uzanan, geleceğe de ışık tutan bir emek mücadelesi çağrısıdır.

Unutulmamalıdır ki basının özgür olması için ilk şart, haberi üreten fikir işçisinin sermaye karşısında özgür ve güvenceli olmasıdır.

10 Ocak Çalışan Gazeteciler Bayramı kutlu olsun.

Fotoğraflar: Refleksiyon arvişi.