Gazeteci Zafer Arapkirli, kişisel sosyal medya hesabında TELE2’nin kapanmasıyla ilgili bir metin paylaştı. “Akrep gibisin kardeşim” diyen Nazım’a atıfla “kusura bakma ama kardeşim” diye sesleniyor ve “cinayetin işlenmesinde sen de sorumluluk sahibisin” diyor. İtham epey ağır ve bu ağır ithamın muhatabı elbette, çok geniş bir nüfusu içeren “muhalif” kamuoyu.
Oldukça etkili ve haklı görünen hatta okuyanı mahcup edip “kabahatin çoğu benim” dedirten bir sitem bu. Kolay değil, çok değerli gazetecilerin tarifsiz saldırılarla mücadele ederek büyük özverilerle yaşatmaya çalıştığı bir haber kurumu, ekonomik yetersizlikler nedeniyle kapatılmak zorunda kaldı. Peki, devletin çok çeşitli enstrümanlarla baskılamaya ve durdurmaya çalıştığı yayın, gerçekten de kamuoyunun desteğiyle süremez miydi? Kurumun yaşaması için gerekli kaynağı (2 milyon TL’lik lisans bedeli de dahil olmak üzere) halk karşılayamaz mıydı? Yaklaşık 86 milyonluk ülkede, sadece bir stadı doldurabilecek kadar insan (43 bin kişi: nüfusun on binde 5’i) aylık 100 TL bağış yapsa, 4 milyon 300 bin TL toplanmış olurdu ki bu meblağ, kurumun en azından orta vadede yaşaması için yeterdi. Olmadı. On bin kişi içinden (bir paket sigara parasından bile az olan) 100 TL bağış yapan 5 kişi çıkmadı ve ne yazık ki kurum yayın hayatına son verdi. Maddi destekte bulunmak bir yana YouTube’daki kanala abone bile olmadı çok büyük bir çoğunluk.
Bir haber kurumunun kapanmasıyla çok sayıda gazetecinin işsiz kalması bir yana, halkın demokratik hakkı olan habere erişimi de daralır. Dolayısıyla TELE2’nin yokluğu, sadece gazetecilerin değil, tüm halkın ifade özgürlüğünün kısıtlandığı anlamına gelir. Bu kısıtlamayı yıllardır yaşayan ve bundan şikayetçi olan geniş kesimler, deyim yerindeyse “taşın altına elini koymadı” ki taş ağır bile değildi.
İstatistikle bak(ma)mak
Her ne kadar anlaşılır olsa da bu duygusal tepkilerden ve istatistiğin metafiziğinden sıyrılıp konuyu rasyonel ve siyasal şekilde ele almak gerek.
Arapkirli’nin yargıları “aktif – pasif toplum” yaklaşımını çağrıştırmakla birlikte Türkiye’nin aktüel koşulları göz önüne alındığında daha geniş bir değerlendirmeye ihtiyaç var. Konu, Türkiye’nin siyasal idaresi, toplumun politik iradesi ve kamuoyunun hareket tercihleri ile ilgili.
Kısadan söylemek gerekirse, siyasal özne olmaktan çıkarılmış bir halkın politik bir aktör olarak hareket etmesi ve tercihlerini eyleme dönüştürmesi zor. Siyasete katılım araçları iktidar tarafından oy vermeye indirgenmiş, verdiği oyların karşılığı gasp edilmiş, demokratik tepkileri muhalefet tarafından mitinglerle sönümlendirilmiş, örgütlü yaşam pratiklerinin tümü suçlulaştırılmış, bütün haklı talepleri cezalandırılmış ve üstüne de yoksullaştırılmış bir halkın (halkın bir kesiminin), gazetecilik kurumlarının yaşaması gereğine olan inancı da köreltilmiş demektir. Üstelik, bu inanç körelmese bile aktif bir desteğe dönüşmesi beklentisinin, hayal kırıklığıyla karşılaşma ihtimali oldukça yüksek.
Konunun yurttaşlıkla bağı
Günümüz toplumlarında habere erişim bir yurttaşlık hakkıdır fakat özellikle Türkiye’de halkın yurttaşlıkla kurduğu bağı gözden geçirdiğimizde, ortaya kabaca şu dört eğilim çıkmaktadır:
- Yurttaşlık haklarını zenginleşme olarak yaşayan ve öyle kullanan, iktidardan beslenen az sayıda insan,
- Giderek yoksullaşsa da yurttaşlık haklarını iktidar yanlısı siyasal tercihlerinin verdiği özgüvenle değiştirmeye ikna edilmiş görünen büyük bir nüfus,
- İktidar karşıtı olsa da yurttaşlık haklarının gaspını edilgen şekilde izlemeye zorlanan geniş bir kitle,
- haklarını aradığı için cezalandırılan hatırı sayılır sayıda bir grup.
Arapkirli büyük oranda üçüncü kümeye sesleniyor ve onlara sitem ediyor. Bu kümenin “harekete geçmediğini” ve bu nedenle de TELE2’nin kapandığını söylüyor.
Boykot kolay, buycott zor
Burada, hem siyasal hem ekonomik sonuçların üretildiği iki “sivil” girişimi ele almak gerekiyor: “Boykot” ve “teşvik”. Birincisi daha geleneksel ve tanıdık. İkincisi ise daha yeni ve karmaşık. Son yıllarda özellikle dijital medya alanında da görülen ve adına “buycott” (satın almaya teşvik) denilen toplumsal duyarlılık merkezli kampanyalara göz atmak, bu konuda da fikir verebilir.
Örneğin, boykot sözcüğüne ismini de veren toprak ve adalet talepli eylemler, İrlanda Ulusal Toprak Birliği (kuruluş: 1879) çağrısıyla ve örgütlülüğüyle yürütülmüştü. Bir örnek de yakın tarihten ve Türkiye’den. Cumhuriyet gazetesinin tirajını 110 binden 50 bine düşüren ve Demokrat gazetesinin doğuşuna öncülük eden 1979’daki boykot, Devrimci Yol’un çağrısı olduğu için başarıyla sonuçlanmıştı.
Üstelik, TELE2 ile ilgili konu, boykotta olduğu gibi “yapılıyor olan hareketten vazgeçmek” değil “yapılmıyor olan hareketi gerçekleştirmek”tir ve buradaki örgütlülük ihtiyacı, birincisinden çok daha merkezidir. Hele de medya söz konusu olduğunda ve günümüzde, habere dijital kanallarla oldukça kolay erişebiliyor olmak, “fazladan” hareket etmeyi ikincilleştirmektedir. Medya alanında “kitlesel fonlama” çağrılarının başarılı olduğu örneklere bakıldığında ise (bir konunun araştırılması, bir konuda belgesel çekilebilmesi, kısa bir süreliğine yayın yapılabilmesi gibi) belli/özel bir amacın ve sınırlı bir desteğin söz konusu olduğu görülmektedir. Bu örneklerde, somut bir çıktıya ulaşabilmek için geçici bir kaynak yaratılmaktadır. Bunun dışında, bir kurumun varlığını uzun süreler boyunca “finanse eden” bir destekten bahsetmek zor.
Bütün bunlar bize halkın duyarsızlığını değil örgütsüzlüğünü işaret etmektedir. Temel sorun vicdani değil siyasidir. Eksik olan unsur, duyarlılık değil örgütlülüktür.
Yine de Arapkirli’nin hakkı Arapkirli’ye
AKP, Türkiye’ye dayattığı “iki partili siyasal hayat, tek partili devlet” denklemine uygun bir medya düzeni kurmak konusunda görece başarılı görünüyor. Arzu ettiği yurttaş karakterini ne derece kurabildiğini sorusu ise oldukça katmanlı bir analizi gerektiriyor.
Halkı “duyarsız” olmakla suçlamak, rahatlatıcı bir sinir boşalmasının ötesinde bir anlam ifade etmiyor. Gerçek muhatabı görünür olmayan bir eleştiri, somut bir tespitten çok soyut bir yakınmaya dönüşüyor. Yine de Arapkirli’yi anlamak zor değil. Yukarıda bahsedilen ve Arapkirli’nin hedefindeki o kümeden, örgütlülüğünü büyük ölçüde kaybetmiş olsa da reflekslerini korumasını ve hiç olmazsa bir kereliğine harekete geçmesini beklemek çok doğal. O nedenle de herkesin payına düşen kadar bir özeleştiriyi de samimi şekilde yapması önemli.
Sonuç olarak, herkese düşen görev, genelde yurttaşlık haklarının tümünü özelde de habere erişim hakkını savunarak kurumları yaşatacak bir örgütlü talebi ve mücadeleyi kurmak için çalışmaktır. Lakin bu durum bir ertelemeciliğe yol açmamalı, bireyler de üzerlerine düşen iradeyi göstermekten kaçınmamalıdır.
Nâzım demişken… Büyük şair elbette haklı. İnsan zaman zaman topluma bakıp “kabahatin çoğu da sende” ve hatta dönüp “birazı da bende” diyebilmeli. Lakin şairin “hapiste yatacak olana bazı öğütler” verdiğini de unutmamalı. Sanırım Arapkirli de “Biz yine ayağa kalkarız. Kalkacağız da…” diyerek onu kastediyor.

