Pazartesi, Eylül 28, 2026
Ana Sayfa- Aktüel TartışmalarVenezuela’nın işgali ve medyanın hali

Venezuela’nın işgali ve medyanın hali

“Petrole bulanmış karabatak”tan petrole susamış ABD’ye, Saddam’dan Maduro’ya…

ABD’nin, Devlet Başkanı Nicolás Maduro’ya yaptığı operasyonla Venezuela’yı işgal süreci başladı. Meselenin uluslararası boyutu, emperyalizm ve anti-emperyalist mücadele gibi konuların yanı sıra “emperyalizm ve medya” başlığı da açılmalı.

Trump “ben yaptım oldu” dedi, gazeteciler “nasıl” diye soramadı

Sondan başlayalım: ABD Başkanı Trump’ın bu akşam yaptığı açıklama, dünyanın ABD eliyle ne hale getirilmek istendiğinin de itirafı niteliğindeydi. Trump, hiçbir uluslararası hukuki kısıtlamaya yüz vermeden ve açık açık “petrol için girdik, şirketlerimiz var, Venezula’yı biz yöneteceğiz, sırada başka ülkeler var, itirazı olanın sonu kötü olur” dedi. Orada bulunan hiçbir gazeteci de “neden, nasıl, uluslararası hukuk…” vb. soruları sor(a)madı.

İşgal değil “zorunluluk ve sorumluluk”

ABD medyasında küçük bir tarama, ülke ana akım medyasının müdahaleyi baştan sona nasıl anlamlandırdığını, gerekçelendirdiğini ve “kaçınılmaz” olarak sunduğunu görmeye yeter. Venezuela’ya dönük hamlelerin “küresel güvenlik” ve “uyuşturucuyla mücadele” gibi siyasal ve ahlaki paketlere sarılıyor. Böylece egemen bir devletin “işgali”, siyasal bir zorunluluk ve ahlaki bir sorumluluk gibi sunuluyor.

Devletler suçlu, toplumlar mazlum

Bu noktada medya artık klasik anlamda bir “aktarıcı” değil; doğrudan doğruya müdahalenin parçası olan ideolojik bir aparat olarak işliyor. Askerler “sahaya inmeden” önce ideolojik zemin hazırlanıyor, hedef ülkenin ve yönetiminin meşru varlığı önce söylem düzeyinde aşındırılıyor. Liderler sistematik biçimde kriminalize ediliyor, devletler, tehdit ya da küresel suç merkezi olarak, toplumlar da karmaşık sınıfsal ve siyasal yapılar değil “kötü yönetimler altında kurtarılmayı bekleyen insanlar” olarak çerçeveleniyor.

Saddam’dan Maduro’ya aynı kare aynı hikaye

Bu akşamki operasyondan sonra basına servis edilen Nicolás Maduro fotoğrafları bu sürecin tesadüfi olmadığını bir kez daha ortaya koyuyor. Fotoğrafların kadrajı, ışığı, mekân seçimi ve Maduro’nun bedensel sunumu, 2003 yılında Saddam Hüseyin’in yakalanmasının ardından servis edilen meşhur görüntülere çarpıcı şekilde benziyor. Dağınık, yorgun, köşeye sıkıştırılmış, kontrol altına alınmış bir lider imgesi bilinçli biçimde üretiliyor. Bu tür görüntüler, hukuki ya da siyasal bir süreci belgelemekten çok, ideolojik bir mesaj taşıyor: “Güçlü lider figürü ve tehdidi etkisiz hale getirildi, biz kazandık.” Medya bu görüntüleri sorgulamadan dolaşıma sokarak yalnızca bir olayı değil, bir zafer anlatısını da yeniden üretiyor.

Petrole bulanmış karabatak, petrole susamış ABD

Venezuela’da bugün yaşananları doğru biçimde kavrayabilmek için ABD’nin geçmiş işgal ve müdahalelerine eşlik eden medya anlatılarını hatırlamak iyi olur. Bu anlatılara bakıldığında, farklı coğrafyalarda neredeyse aynı senaryonun tekrar tekrar sahnelendiği görülür. Ülkeler, liderler ve gerekçeler değişiyor ancak medyada ve medyayla kurulan hikâye büyük ölçüde sabit kalıyor.

1991 Körfez Savaşı sırasında dünya kamuoyuna servis edilen petrole bulanmış karabatak görüntüleri bu hikâyenin en çarpıcı örneklerinden biri olarak hâlâ hafızalarda duruyor. Bu görüntüler Saddam Hüseyin yönetimini yalnızca politik olarak değil, ahlaki olarak da şeytanlaştırıyordu. Aynı anda ABD öncülüğündeki müdahale, siyasi çıkarların ötesinde, vicdani ve insani bir görev gibi sunuluyordu. Daha sonra bu görüntülerin büyük ölçüde kurgulanmış bir halkla ilişkiler çalışmasının ürünü olduğu ortaya çıktı ancak ana akım medya bu gerçeği ilk aşamada sorgulamadı ,tam tersine, duygusal etkiyi öne çıkararak kamuoyunu bilinçli biçimde yönlendirdi.

2003 Irak işgali ise bu manipülasyonun çok daha yıkıcı ve sonuçları itibarıyla felaket boyutunda bir örneğini sundu. Kitle imha silahları iddiası, hiçbir somut kanıt olmamasına rağmen ABD ana akım medyasında tartışmasız bir gerçek gibi sunuluyordu. Büyük gazeteler, büyük televizyon kanalları ve “uzman” yorumları aynı çizgide buluşuyordu. Karşıt görüşler güvenilmez sayılıyor, marjinalleştiriliyor ve hatta “Irak destekçisi” ilan ediliyordu Sonuçta var olmayan bir tehdit, medya aracılığıyla tartışılmaz bir gerçeğe dönüştürüldü ve bir ülkenin işgalinin sosyo-psikolojik ve ideolojik altyapısı inşa edilmiş oldu.

Yeni bahane silah değil uyuşturucu

Bugün Venezuela için dolaşıma sokulan “narko-devlet” ve “uyuşturucu trafiğinin merkezi” söylemi, Irak’taki nükleer silah iddialarının güncellenmiş bir versiyonu olarak işlev görüyor. ABD’nin “resmi” propaganda aygıtı bu iddiaları üretirken, ana akım medya bu söylemi sorgulamadan, bağlamından kopararak ve “kanıtlanmış gerçekler” gibi ekranlara taşıyor. Böylece yeni bir işgalin “meşru gerekçesi” de inşa edilmiş oluyor.

Medyadaki bu çerçeveleme, Libya’da Kaddafi’nin, Suriye’de Esad’ın hedef alınma süreciyle neredeyse birebir örtüşüyor. Çoğunluk, ABD emperyalizminin işgalciliğini değil “mutlak kötülük timsali” bir kişinin ortadan kaldırılmasını konuşuyor. Böylece müdahale bir ülkeye, bir halka ya da bir toplumsal yapıya karşı değil “kötü bir adama karşı ve o ülkenin halkının yararına” yapılıyormuş gibi sunuluyor.

Venezuela örneği bir kez daha gösteriyor ki, emperyalist işgaller yalnızca askeri operasyonlarla olmuyor.