Fotoğraf: Damla Kırmızıtaş/Evrensel
Basın faaliyeti, sınıfın sınıf mücadelesinin politik ve organik bir bileşenidir. Bu nedenle basının özgürlüğü ile işçi sınıfının özgürlüğü birbirine koşuttur.
Gökhan Bulut
Liberal düşüncelerin tüm topluma yayıldığı ve neredeyse herkes tarafından kabul gören çok sayıda örnek sıralayabiliriz. Belki de en sinsi olanıysa, basın özgürlüğü düşüncesinin de temeline yerleştirilen “dördüncü kuvvet” kavrayışıdır. Basın özgürlüğü hakkında yürütülen tartışmalarda baş köşe genelde bu önermeye verilir: “Basın; yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerini halk adına denetleyen dördüncü kuvvettir.” Bu ifadeyi kullananların hangi siyasal düşünceye sahip olduğu da bir süre sonra ayırt ediciliğini yitirir. Oysaki basın özgürlüğünü yerli yerinde tartışabilmek için bu albenili cümlenin yaldızının kazınması gerekiyor. Bu kavramla, hangi basının ne özgürlüğünden söz ediliyor?
Basın locasından anayasaya
Basın özgürlüğü, gazeteciliğin bir meslek haline geldiği ve basını düzenleyen resmi kuruluşların görülmeye başladığı dönemlerde ortaya çıkan, yaklaşık 250 yaşında bir kavram. Doğumu, iktidarın aristokrasi, burjuvazi ve kilise arasında paylaşıldığı günlere denk geliyor. Lordlar Kamarası, Avam Kamarası ve Kilise. Böylece aslında kendi içinde üçe ayrılmış görünse de işçi sınıfı karşısında bütünleşmiş bir iktidar yapısı oluşuyor. Zamanla dönüşmekle birlikte, adeta “ebedi yasa” haline getirilecek olan güçler ayrılığı ilkesinin temelini de bu kamara sistemi oluşturuyor. Avam Kamarasında, başkalarının zenginliğinin maliyetini kendi hayatlarıyla karşılayan milyonlarca işçi ve yoksul temsil edilmiyor. Burjuvazinin diğer ortaklarını saf dışı bırakarak iktidarı tek başına ele geçirmesi içinse işçi sınıfının gücüne ihtiyacı var. Bunun için de burjuvazi kendini bir sınıf olarak değil tüm toplumun temsilcisi olarak; kendi çıkarlarını da tüm toplumun çıkarları olarak sunuyor. Bu düşüncelerini meşru bir siyasal program olarak yaygınlaştırırken kullandığı en temel araç da basın oluyor. O basın, parlamentodaki üç kuvvetin iktidar çekişmelerini kendine ayrılmış locadan izlerken bir parlamenter tarafından “dördüncü güç” olarak tanımlanacak. Yıl 1821, yer İngiltere Parlamentosu. Artık sırada burjuvazinin düşüncelerini topluma yaygınlaştıran basın için özgürlük talebi var. İlerleyen dönemlerde burjuvazi diğer ortaklarını tasfiye edip tüm gücü elinde topladığındaysa iktidar artık “Sınıflar arasında çatışmaların yaşandığı” değil “Devlet ile halk arasındaki anlaşmazlıkların giderildiği”(!) merciidir ve basın özgürlüğü de en temel haklardan biri olarak artık anayasalara girecektir.
Tarafsızlık ve özgürlük
Basında “tarafsızlık” ilkesi de ne tesadüftür ki, bu günlerde konuşulmaya başlar. Basının tarafsız olmasına duyulan ihtiyaç, oldukça güçlü bir işçi sınıfı hareketinin ve basınının varlığı nedeniyledir. Eşitlikçi düşünceler ve hareketler çok etkilidir. İşçi sınıfının nüfusça çoğunluk oluşu ve Sanayi Devrimi’yle yoğunlaşan kentlerden yükselen hak talepleri, Avrupa’yı devrimler çağıyla buluşturmaktadır. Bu etki nedeniyle de basının “tarafsızlaştırılması” gerekir. O dönemde gazete çıkarmak çoğunlukla vergiye tabiidir ve bu durum işçi sınıfının da en güçlü enstrümanlarından biri olan işçi basınının kullanılmasını zorlaştırmaktadır. Bu vergilerin kaldırılması için verilen mücadele -ki bu da sınıf mücadelesinin bir parçasıdır- başarıya ulaşacak ve işçi sınıfının yayınlarının yaygınlaşmasıyla birlikte ideolojik hegemonyası artacaktır. Paris’te, 1848 Devrimi gazete bürolarında örgütlenecek, geçici hükümet “basın hükümeti” diye anılacaktır. İşçi sınıfı hareketi ve işçi gazeteleri ise burjuvazinin kendi iktidarını bağladığı kazıklardan biri olan “basın özgürlüğü”nden bahsetmeyecek; bu kavramı kullanmayacak, basının özgürlüğünü halkın topyekûn özgürlüğünün içine yerleştirdiğinden, özel bir siyasal anlam yüklemeyecektir.
Özgürlük sorununun çözümü
İşçi sınıfı basını işçi sınıfı oluşumunun bir parçasıdır ve öyle olduğu için işçi sınıfı mücadelesine dışsal bir unsur olarak da değerlendirilmeyecektir. Basın faaliyeti, sınıfın siyasal örgütlenme çalışmasının ve dolayısıyla da sınıf mücadelesinin politik ve organik bir bileşenidir. Bu nedenle basının özgürlüğü ile işçi sınıfının özgürlüğü birbirine koşuttur. İşçi sınıfı, sömürünün varlığı ve planlamasına (burjuvazinin iktidarına) son vererek aslında kendi “sınıfsal varlığını” da ortadan kaldıracaktır. Bu, basın özgürlüğü sorununun da bir parçası olduğu sınıfsal çelişkinin ortadan kalkması anlamına geleceğinden liberal basın özgürlüğü (tartışması ve ihtiyacı da) de ortadan kalkar. Sınıflı toplumun ve sınıflı toplum çelişkilerinin sona erdirilmesi özgürlük sorununun “ilke olarak çözümü” değil “fiilen çözümü” anlamına gelir.
Tarih-sellik ve bugün
Liberal basın özgürlüğü kavramında basının kim olduğu, özgürlüğün ne anlama geldiği çok da belli değildir. Aslında sermaye sınıfının ticaret özgürlüğü haline getirilmiş bir basın özgürlüğü vardır fakat kavram kutsallaştırılmış olduğundan bu çok da anlaşılmaz. Öznesiz ve çelişkisiz bir “basın özgürlüğü” kalır elimizde. Göz kamaştırıcı bir güç atfedilen bu kavram hakkında, genel kabuller dışında bir fikir yürütemez hale geliriz ve adeta kendi hakkında konuşan mitleştirilmiş bir varlıkla karşı karşıyayızdır artık. Oysaki kişiliksizleştirilmiş böylesi bir “basın özgürlüğü”nün kendisi hakkında söylediklerine inanmak zorunda değilizdir.
Öte yandan tarihte basın özgürlüğü, liberal anlamlarıyla olsa bile, işçi sınıfı mücadelesinin sayesinde genişlemiştir. Basın özgürlüğü ile örgütlü sınıf hareketinin varlığı ve kazanımları birbirine bağlıdır. Burjuvazinin, ilerici karakterinden sıyrılıp gerici bir karakter almasıyla birlikte işçi sınıfına ve tüm halka, şimdiye kadar bildiklerimizden çok daha kapsamlı bir savaş açtığı bugünlerde, basın özgürlüğünün yine de savunulması gerektiği de bir gerçektir. Neyi, nasıl, ne kadar savunacağımız da sınıflar mücadelesinin koşullarına bağlıdır.
| Bu yazı, 13 Temmuz 2025 tarihinde evrensel.net sitesinde yayımlanmıştır. |

